21 Nisan 2017 Cuma

21 Gün

  ...Sonra çok tuhaf, çok parlak bir şey oldu. Bir bağımlılık (ama hastalık gibi bir bağımlılık) usulca beni terketti. Günleri nasıl geçireceğimi bilemezken ve dakika dakika yaşarken, o günler özgür ve hafif haftalara dönüştü. 3 hafta, 21 gün, ajandama attığım çarpıların sayısı oldu. Bir şeyi 21 gün boyunca yaparsan alışkanlığa dönüşürmüş ya, ben de 21 gün boyunca yapmamayı başardım, alışmak için, böyle özgür ve hafif kalmak için. Oldu gibi. Anksiyete yolumda attığım en büyük adımdır, 10 yıllık ruhsal ve fiziksel işkencenin sonunda, ilk defa zihnim temizleniyor, benim için çok yeni bir şey. Ah çok güzel bir şey.
 

Bir sevgilim var ki, bazen akşamları o bilgisayarda oyun oynarken, ben koltukta kitabımı okurken, sakince onu izliyorum ve içimden nasıl gerçek olabildiğini düşünüyorum. Zihnime destek oldu, kalbime destek oldu, ve başka desteğe ihtiyaç duyan-korkan tüm yerlerime. Yanımda oldu, ben ortada yokken bile yanımda oldu. Beni bu süreçte çok güçlü ve tam yaptı, güvenini ve aşkını hiç eksik etmedi, öyle ki; ben onun için iyi olmak zorunda hissettim. Ben seni ne yapayım? Ben seni nereye koyayım, hangi tepelerde saklayıp büyüteyim? Kalbim aşkla ve huzurla dolu işte, onu izlerken içimden bir şükrediyorum, dışımdan bir iç çekiyorum, böyle böyle geçiyor akşamlarımız ve günlerimiz. Artmasın, eksilmesin, olduğu gibi sürsün, amen!
 

Annem ve kedim var bir de, hayatımın demirbaşları, benim iki elim. En yalnız hissettiğim anlarda bile, bu ikisi beni hiç yalnız bırakmadı, en sonunda da gerçeklikleri ağır bastı, benim tüm soyutluklarıma. Annem artık kalıcı olarak yerleştiğim bu eve gelip gitti, gelip gidiyor, asla kopmuş ve uzaklaşmış hissettirmiyor. Şeker hiç ummadığım şekilde aylardır benimle Beşiktaş'taki evimde kalıyor, bunlar dev yenilikler benim için. Hiç alışmaz sanıyorken, evdeki favori köşeleri, alışkanlıkları oldu, bu da bizim küçük mucizemiz. Akşamları bu koltukta yatıp onu çılgınca özlediğim geceleri düşünüyorum, o sırada kucağımda yatması daha da değerli oluyor, bir sarılıyorum, bir sıkıyorum, ''Meeoovh?'' diyor, ''Ay uyuyorum ya yapmasana'' diyor. Peki Şeker, peki bebek.

 

Tam bir yıl önce Nisan başında verdiğim ama bir yıl boyunca uygulamayı başaramadığım kararımı doktor yardımıyla uyguluyorum, anksiyete yıllarım boyunca kullandığım haplarla vedalaşıyorum (Özellikle ismini yazmaktan kaçındığım, en tehlikeli ve yapışkan olanla, o küçük, yapay mutluluk ve uyku hapıyla). Bir günü bile göze alamazken, 21. günü geride bıraktım. Nereye varacağımı, ne kadar devam edeceğimi bilmiyorum. Sadece hafiflik ve temiz bir zihin güzel. Haplı uykuların yerine erken kalkıp resim yapmayı koymak güzel. Bunları tamamen atlattığım gün, önceki aşamalarda sürünen hassas ruhlar için bir şeyler yapacağımı, ne bir şeyleri yahu elimden geleni yapacağımı bilmek güzel. İhtiyaç duyan herkese motivasyon ve itiş gücü dilerim.

4 Nisan 2017 Salı

Yazamıyorlarsa resim yapsınlar.





 

  Boyuyorum. Boyamaktan daha çok sevdiğim tek şeyi de yapıyorum, öğretiyorum. Ufak atölyem, daha önce hiç resim çizmemiş ama hep istemiş birinin sağlam adımlarına ev sahipliği yapıyor. Yıllar içinde deneye yanıla öğrendiğim, ''Keşke bunu bu şekilde öğrenseydim.'' dediğim ne varsa, en basit ve keyif alma odaklı şekliyle karşımdakine aktarıyorum, bu beni kendime getiriyor, tam olarak. Neden resim yaptığımı hatırlatıyor, neden öğrenmeye devam etmem gerektiğini hatırlatıyor. Karşımdaki insan günden güne kendine ve eline güvenirken, ben onun kendi zihnindekileri görselleştirme çabasına ufak katkılarda bulunuyorum, geri çekilip izlemem gereken anları biliyorum, izlemekten ve gelişimi görmekten, kendim boya sürmek kadar keyif alıyorum, belki biraz daha fazla.

En yorgun anımda, en sevdiğim ve tutku duyduğum işe canla başla sarılmışım. Boyadıkça boyuyorum. Öğrettikçe öğreniyorum. Gerisi vahşi hayvanların sakin bakışları, çölde parlayan yıldız takımları ve dikenler, boyanın üstüne damlatılan resim yağı, boş tuvale sürülen fırçanın çıkardığı ses.

14 Mart 2017 Salı

Gergedan gibi sakin, ağır

Ben böyle uzun aralar vermezdim, 29 Ocak'tan beri yazmamışım. İyi yanı, artık ufacık bir Metis ajandasına her şeyi günlük, hatta bazen saatlik yazıyor olmam. Yani kaydetmekteki isteğim bitmiş değil, bitirilebilmiş değil, buna da şükür. İlk defa çantamdan ayırmadığım ufak bir ajandam var, içinde planlanmış günler ve olaylar var, bir de zor bir şekilde geçtiğim sürecin notları var, faydasını görüyorum, iyi geliyor.



Yıllar sonra yolum tekrar psikiyatriste düşünce, kalıcı ve gerçek bir tedavi için umutlandım yine. Belki panik atak bu sefer en uzun arasını verir benimle, yıllarca gelmez, uğramaz. Tekrar rahat nefesler alırım. Rahat nefesler alabilmek için gereken tüm temizliği yaptım hayatımda, tertemiz sadeleştim, öfke ve üzüntü yaratan insan bırakmadım, psikiyatristin yapabileceğinden fazlasını yaptım, gerisi klasik tedaviye, zamana kalıyor. Bir de en iyi ilacım olan resimlere, boyayabildiğim kadar boyamaya.

Şu ''Yazacak ne var ki?'' ruh halim bir geçsin, yazacak çok fazla güzel konu, ressam, sergi, kitap, dizi ve film var. Bu böyle ufak bir başlangıç, nedense yıllardır düzenli olarak konuştuğum ve halimi anlattığım bir arkadaşım gibi gördüğüm bu blog sayfasına bir gönül alma gibi olsun.

Kedi Şeker haftalardır yeni evimde, benimle ve sevgilimle, etraf çiçeklerle dolu, fonda Frasier açık ve çayım var. Şimdilik bu yeterlidir.

29 Ocak 2017 Pazar

Sakin, iyi pazar

-Genelde evdeyim. Genelin dışında resim yapmaya çıkıyorum, ne zaman biteceğini kestiremediğim ''Arizona Gecesi'' boyuyorum büyük bir tane. Ama genelde boyamıyorum, evdeyim.

 

-Harry Potter'lar bitti. Daha ciddi ve ağır bir şey okumaya konsantrem yok. Kafamı meşgul ve hafif tutması için eskiden okuduğum romantik komedi romanlara sarmak makul görünüyor.

-Bugün sonunda duvara asılmak için bekleyen resimlerimizi astık. Yıllardır sadece bir resmin asılı olduğu duvarda şimdi sekiz tane resim var, yirmi tane olduğu günleri hayal ediyorum. Sıvama resim dolu, uzun uzun izleyebildiğim duvarları çok seviyorum.

-Radyo Eksen özellikle hava berbatken çok iyi çalıyor. Gri havanın tesellisi gibi.
 

-New Girl'e pek düştüm bu aralar. Zooey Deschanel'e katlanamadığım halde, yan karakterlerin hepsinin tek tek muhteşem olmasının hatırına bayılarak izliyorum ezberlediğim bölümleri bile.

-Zaman geçiyor işte, geçsin. Zaman demek, iyileşmek demek.

-''Pazar günü bu kadar gürültüyü kim, neden yapar?'' diye söylendiğimiz, homurdandığımız sesler bugün bizden çıkıyor. Daha asılacak dört-beş tane resim var. Kahve molasından sonra gürültüye devam.

- Annem demin Şeker'in bu fotoğrafını yolladı, çevresini izlemekten uykuya bir türlü dalamayan, sonra da yumuk gözlerini açık tutmaya çalışırken ''hffff'' diyerek iç çekip uyuyakalan hali bu.

27 Ocak 2017 Cuma

Kendim için birkaç not

- Ocak hep çok zor ve sancılı geçiyor, yıllardır her sene. Depresyon da bu ayda geliyor, anksiyete de. Ama bu sefer ki Ocak ayının farkı, dün en sonunda doktora gitmem ve bu duruma müdahale etmem oldu. 8 sene sonra o koltukta oturmak, çok geriye sarmak, hatırlamak istemediğim en zor şeyleri anlatmak... gözümde büyüttüğüm kadar zor olmadı.

- Bu noktaya gelene kadar, geçtiğimiz ay yaşadıklarımı yıllarca unutmayacağımı biliyorum. Apaçık bir travmaydı ve zihnimin derinlerine gömdüğüm en berbat anılarımı tekrar ve tekrar yaşadım, 3 hafta boyunca, aralıksız. ''İyilikten maraz doğar'' derler ya, bu bazı insanlara karşı doğru değildir, sonsuz iyiliği ve fedakarlığı hak eden insanlar da var, çok şükür. Ama bir de dibimde yaşayan, her iyiliğime ve hoşgörüme beni bin pişman eden, bütün ağır travmalarımı gururla ve kibirle şekillendiren (asla da sorumluluk kabul etmeyen, hatta başkalarını keyifle ve ısrarla suçlayan), ben ileriye dönük zar zor birkaç metre sürünüyorsam beni geriye birkaç kilometre kolayca ve umursamadan götüren bir insan varsa, benim ona hiçbir bağışlama, iyilik ve hoşgörüde bulunmamam gerektiğini öğrenmem tam 30 yılımı aldı. Sayısız hakaret, aşağılama, suçlama, öfkeli ve fazla yüksek bir ses ile geçen çocukluk, gençlik, yetişkinlik, bitmeyen bir yıpratılmaya gereksiz bir tahammül. 3 hafta öncesine kadar affettiğimi sandığım şeylere inanamıyorum. Aslında hiçbirini unutmamışım, en ufaktan en beterine. Bir çocuğa, bir genç kıza bütün bu üzüntüler ve sıkıntılar nasıl psikopatça yaşatılır ve nasıl hiç pişman olunmaz, nasıl sahip olduğu korkunç kibiri, öfkeyi, zapt edemez bir insan, zarar verdiğini açıkça göre göre uzaklaşmamayı içine sindirir, onu da bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ne kadar uzaksam, o kadar rahatım artık, sonunda.

- Eski blog yazılarımı okudum tek tek bu süreçte. Burayı sadece kendime not almak, daha sonra geriye dönüp okumak için yazdığım zamanlar çok daha yararlıymış ve amacına uygunmuş. Bir süre dışarıya kapatıp yine öyle kullansam güzel olacak. Her gün yazıyordum birkaç cümle, ortaya senenin ufak bir duygusal arşivi çıkıyordu. En çok onları okudum, hangi duygulardan geçip neleri atlattığımı görmek biraz iyi geldi. Evet en sarsıcı travmalar, depresyonlar, derin uykular hep geçip bitmiş. Ben hep bir noktada, annemden aldığım güçle devam etmişim, iyi olmuşum. Bir de sağlam ve müthiş sevgilim var yanımda, bu ikisi varken sırtım yere gelmez, gelse de iyi bakılırım, bunu bilmek de yetiyor.

- İlk defa bu sene ajanda kullanmaya başladım. Bu ay yaşadığım büyük değişiklikler, atlatmaya çalıştığım ruh halleri ve yeni bir düzene ulaşma çabama yardımcı olması için. Bu ajanda içindeki birkaç sayfa ile birkaç ay sonrasına güzel bir şekilde ulaşmaktan başka isteğim yok.

- Aile evimde hiç kalmıyorum artık, hiç de kalmamayı planlıyorum. Aşık olduğum kedimi günübirlik görüyorum, anneme sarılıyorum ve bu yeni (en sonunda tamamen ait hissettiğim) huzurlu yere geri dönüyorum. Oluyor, sandığım gibi yoksunluk çekmiyorum. Aile evim zaten annemin yanıma geldiği, sevgilimin hayatımı güzelleştirdiği bu yer artık.

- Ocak ayları hep tedavi ayları oluyor benim için. Bir sonraki Ocak ve genel olarak kış ayları keşke sıcak bir yerde geçse, bitse. ''Mevsimsel depresyon'' tanısı konmuş biri olarak, artık bunu hayal etmeye hakkım var sanırım.

- Daha iyi ve huzurlu günlere, daha iyi kişisel notlara.

3 Ocak 2017 Salı

Bir haftaya sığan Aralık ritüelleri

 Önceki yazım sabırsızlıkla beklediğim Aralık ayının nasıl da hayalkırıklığı olduğu ve istediklerimi yapamadan geçişi hakkında bir mızmızlanmaydı. Sonra daha o gün evden çıktım, atölyeye gittim. Hem resimlerime, hem sevgilime kavuştum. Dönüşte çok sevdiğim Pera'ya yürüdük, hava buz gibiydi ama üstümde en kalın paltom vardı, sorun değildi. Odakule'nin girişindeki çiçekçi teyzeden, bütün Aralık boyunca alamadığım koca bir demet kokinayı aldık, sivri yaprakları elime batsa da, mutlu mutlu taşıdım. Evimize gelince tek vazomuza yerleştirdim, suratımda kocaman bir gülümsemeyle izledim durdum sehpadaki kokinaları. Sonra başucumdaki hediye paketlerini gördüm. Sevgilim ben yokken almış almış, biriktirmiş orada. ''Yılbaşı akşamına kadar açmayacağım, daha 25'i'' dedim ve beş dakika sonra hepsini açtım. İyice neşelendim.


Sonrasında bir sürü başka güzel şey, bir sürü başka üzüldüğüm şey oldu. Bunlar irili ufaklı, peşpeşe ve hiç durmadan devam etti. Her fırsatını bulduğumda, özellikle de gece vakitleri, mum ışığında Harry Potter kitaplarıma gömüldüm. Nasıl da özlemişim. Basım tarihleri 2001, yani ilk okuyuşumun üzerinden tam 15 sene geçmiş ve ben o heyecanımı, büyüye kapılışımı hala aynı kuvvetle yaşıyorum. Huzurlu bir Pazar sabahı ve evden çıkmamaya karar verip her şeye boşverdiğimiz bir haftaiçi günü, benim ideal yılbaşımdı. Fonda hep Ella Fitzgerald'ın yumuşak sesi, mutfakta çorba ve demli çay vardı. Seinfeld izleyip kahkahalarla gülüyorduk, tepsilerle salona yemek ve içecek taşıyorduk. Hiç konuşmadan iletişim kurabildiğimiz çok güzel ve gerçek anlar var, o anlar genele bakınca bütün ruh halimi toparlamaya yetiyor.
 

  Sonra yine yokuş aşağı gittiğim iki gün oldu. Yılbaşına saatler kala, yatağımda iki büklüm halde, hüngür hüngür ağlıyordum ve sanırım bunu hiç unutmayacağım. Geçen seneki gibi yine tam 31 Aralık'ta regl olmayı başarıp (Çünkü ben hangi gün için özensem ve heveslensem, hormonlarım o günü rezil etmek zorundadır.) karın ağrısından ve sinir bozukluğundan başka bir şey hissetmeyip, bir de üstüne şartlar elimde olmayarak şekillenince ve kendimi hem çaresiz hem çok yalnız hissedince, 2 saat boyunca ağladım, uyudum, uyandım ve ağladım. Gece 10 gibi sakinleşmeyi başardıktan sonra, zavallı sevgilimin yaptığı güzel tostu yedim, yeşil çayımı içtim. It Crowd'dan peşpeşe 8 bölüm izleyerek kafa dağıttık ve onun çekinerek yan yan ''Tekrar ağlamaya başlamazsın değil mi?'' diyen bakışları ve elimi hiç bırakmayışı sayesinde ben bir şekilde daha iyi oldum. Gece 2'den sonra birer kadeh şarap bile içtik, ''En kötü yılımız ve en kötü yılbaşımız böyle olsun'' diyerek. Umarım öyle de olur. En büyük derdimiz benim sinir bozukluğum ve çıldıran hormonlarım olsun, üstünden gelemeyeceğimiz derdimiz olmasın.


Sonraki günler daha güzeldi (ülke yine korkunçtu, haberler yine felaketti elbette) Ama nedense ve çok şükür, bendeki umut budandıkça fışkıran ağaçlar gibi. ''Evin içinde kendini şaşırtmanın ve mutlu etmenin 100 farklı yolu'' diye liste yapsam yeridir. Pazar günü de öyle kendi çapımda hareketlendim ve tüm kütüphanemi tekrar düzenledim, temizledim, ışıklandırdım. Yıllardır her hafta bir şeyler için çöküp, bir şeyler için tekrar neşe ve coşkuyla dolduğumdan, artık bu dengesizlik hali beni istemsizce pozitif olmaya koşullu yaptı. Gürültüyle ağlarken bile, içimden ''Bir gün sonra kendimi çok daha iyi hissedeceğim, yeni aldığım kupalarla kahve içeceğiz ve kalbim minnetle dolacak'' diyerek kendimi telkin edebiliyorum. Buna da derinden şükrederim, kimse düşüp yattığı yerde kalmasın, kalbinde kalkacak gücü her zaman bulsun.

  Yeni yıl için makul ve uçuk isteklerim var, bunları da ya bu akşam, ya yarın sabah listelemeli, kenara köşeye not etmeli.

22 Aralık 2016 Perşembe

İyi şeyleri beklerken

  Yıllardır kapıldığım tüm genel-geçer ve kalıcı dramlar içinde, ilk defa toplumla ve tüm tanıdıklarımla paylaştığım bir dram yaşıyorum. Genel olarak (en iyi ihtimalle) günler süren depresyonlarımda, bir köşede kendimi böyle olduğum için tuhaf ve yalnız hissederken bulurdum kendimi. Şimdi ise herkes açıklayamadığı her şeyden korkuyor, apaçık bir trajediyi paylaşıyor. ''Bu savaş mı?'' diye soruyorum kendime, çok daha fazlasını da soruyorum ama artık sanırım kafam durmuş, varsayımlar üretemiyor, soyut korkular tasarlayamıyor, gündelik hayatın gerçekleri tamamen yetiyor canıma okumaya, bana başka fırsat kalmıyor.
Geçen haftalarda, her şeyin hala normal olduğunu hissettiğim zamanlar vardı. Muhteşem bir Aralık ayı yaşamak, her günü başka bir güzel atmosferde geçirmek, evime hediyeler almak istiyordum, ah ne hafiflik... Olmadı, 10 gündür evden bir kez bile çıkmadım, balkona bile. Bana böyle olur korktuğum zamanlarda, kımıldayamam, başkasına zor ve imkansız gelen o sabit durma hali, bana çok kolay ve vazgeçilmez gelir. En yakınlarım çok üzülür, beni görmek için çok çaba gösterirler ama bütün sevgimle yalnız ve sabit durmaya devam ederim. ''Bugün de çıkamıyorum.'' derim halsizce, bunu bazen 10 kez, bazen 20 kez söylerim, bir mevsim boyunca söylediğim de olmuştu, içinde hiç bulunmadığım tarihler var.

  İyi şeyler yazmak istedim, iyi şeyler yazabilecek gücü bekledim. O arada Westworld, New Girl, Gotham izledim, iki Harry Potter kitabı okudum ki en büyük ilacım onlardı, kedimle uyudum, kedimle konuştum. Annem Cunda'dan döndü, ona kavuştum. Zaman geçti yani, benimle sabit durmadı. Aralık bitmeden en azından birkaç buket kokina alsam, büyük cam vazoma koysam. Ufak bir beklenti ile büyük bir mutluluk yaşamış olurum.

2 Aralık 2016 Cuma

Kahvelerin ve kitapların huzurlu fotoğrafları

Son birkaç gün içinde havaların aniden soğuması, benim evde kedimle huzur içinde mayışarak geçirdiğim dinlenme günleri ile, çok sevdiğim bir hobime ayıracak epey vaktim oldu: Dolu fincanların ve güzel kitapların fotoğraflarını biriktirmek!

Eskiden bunları biraz değiştirip, kendime uyarlayıp çiziyordum da. Artık çizmek için değil, sırf verdikleri keyif ve huzur için arayıp buluyorum, kaydediyorum. Sevdiğim blogları okumakla, güvende hissettiğim dizileri izlemekle benzer etkileri var üzerimde.







 
 




Bunların verdiği güven, sıcaklık ve keyif hissini mütemadiyen yaşamak için, en sevdiklerimden ufak boylarda çıktı alıp, hasır bir ipe minik mandallarla asmayı düşünüyorum bu ay. (Çünkü Aralık, evin en güzel haline büründüğü, eve hak ettiği tüm hediyeleri sunma ayıdır!) En çok da pufidik yatakların, kazakların eşlik ettiği kahveli kompozisyonları sevdiğimi fark ettim, bir de şu harika renklerde kitap kapaklarının olduklarını. Belki aynı huzuru ve dinginliği size de yaşatırlar. Bu ay evin içinde çokça vakit geçirirken, iki yıldır ara verdiğim bir kış ritüeli olan Harry Potter kitaplarıma da geri dönmeyi düşünüyorum, hem de büyük bir çılgınlık yapıp, sıradan değil, en sevdiklerimden başlayarak okumayı! İçinizin sık sık ısındığı, güzel bir Aralık olsun.



29 Ekim 2016 Cumartesi

Bu yazdan geriye kalanlar

Neden hala ve hiç ara vermeden blog yazdığımı hatırladım, şu ''Zaman geriye dönüp bakınca aşırı hızlı geçiyor ve düşüncelerimi unutmak istemiyorum.'' amacımı. Sonra bu yazın ne kadar çabuk, çaktırmadan ve bir sürü şey hissettirerek geçtiğini, çoğu zaman da bir şeyler yazmaya ve kaydetmeye zaman bulamadığımı. Hatırlamayı istediklerim vardı olan bitenler içinde, onları kısaca buraya ve gelecekteki geri dönüşümde okumaya bırakıyorum. Kronolojik sırayla bu yaz;

1. İkinci kez bir sanat kampı tecrübesi yaşadım.
'Sanat' ve 'kamp' kesinlikle yanyana gelmemesi gereken kelimelerdi bana göre, çünkü aşırı efor ve sosyalleşme içeren her şeye kafadan karşıyım ve girişmiyorum. Bu seferkine mecbur kaldım, atölyece gittiğimiz için daha az stresli, yine kaotik, hafif cinnetli, ama çok güzeldi. 5 günde büyük tablo bitirmek hala çok gereksiz bir aksiyon, hatta yanlış da, ama disiplin için epey iyi bir spor. (Bu bahaneyle 2 defa da uçağa bindim ve uçak korkum ''Aklını yitirecek biçimde bir panik''ten, ''Arabanın arkasında kutunun içinde giden bir kedinin memnuniyetsizliği''ne evrildi, bak bu büyük gelişme!

2. PATTI SMITH KONSERİ!
 Ben bunu nasıl yazmamışım, nasıl uzun uzun anlatıp kaydetmemişim bilmiyorum. Öncesindeki bir hafta ile sonrasındaki bir hafta heyecandan uyuyamadığım, izlediklerimi ve duyduklarımı zihnime heykel olarak dikmek istediğim, hayatımın konseri ve deneyimiydi. 20 yaşımdan itibaren bütün önemli ve önemsiz anları Patti Smith'in müziği ve şiirleri eşliğinde yaşadım, atölyede sayısız kez Horses ile dans ettim ve kişisel peygamberimi canlı canlı gördüm sonunda, oh şükür! Konserinden önceki gün kitaplarının imza günü vardı ve kendi kendime aşırı baskı yapıp, ''Ya saçmalarsam, ya aşırı ağlarsam, ya kilitlenirsem ve donakalırsam'' diyerek gitmedim, bu da hayatımın sayılı pişmanlıklarından biri olarak kaydolsun. O kadar sakin, bilge, güzel ve hala ''o şeye sahip'' bir formdaydı ki, hem müzikal olarak, hem insan olarak bir kez daha sarstı ve çarptı beni. Umarım en azından bir kez daha sahnedeki halini, şiir okurken ellerinin o zarif hareketlerini ve grubuyla iletişimini izleyebilirim.

3. 30 yaşıma girdim.
Sanırım bunu kabullenmem için epey bir kez daha yazmam ve tekrar etmem gerekecek. Yok, yok hiçbir şekilde ikna olamıyorum, 30 hala kocaman ve içini dolduramadığım bir rakam ve ben alışılmış basamakların hiçbir gereğini yerine getirmedim, getirme gereği de hissetmedim. Hala kalıcı ve maaşlı bir işim yok, evlenmedim, haliyle çocuk yapmadım, ailemden ayrı yaşamak bile başlı başına sarsıcı ve büyük bir olaydı. Bunları eksikler olarak görmüyorum, tam tersi ilerde geriye dönüp baktığımda ''İyi ki her şeyi yavaştan ve sağlam bir şekilde gerçekleştirmişim, içime sinmiyorsa da hiç girişmemişim.'' diyeceğim, bugün 20 yaşıma dönüp baktığımda hemen her şey için dediğim gibi. (Mesela hiç sigara içmedim, denemeyi düşünmedim bile. Bir şey kaçırmış gibi de hissetmiyorum.) Evlilik ile sigarayı benzetmek ne derece doğru, bir gün çok doğru bir karar gibi görünürse ne yaparız bilmiyorum, sadece 30 yaşımdan beklenen hayattan çok uzak, çok toy ve benim için yeterince dolu bir hayat yaşadığım. Önümdeki 10'luk dilim için de aşık ve mutlu kalmak, içime sinen resimler yapmak, doğaya daha yakın olmak dışında dileğim yok.

4. Ayşe'mizi kaybettik.
Bu da kaydetmediklerimden biri. Çok, çok kötüydü. 19 yaşında, kedilerin sultanı, ağır abla ve büyük-beyaz kızımız gitti. Son 6 ayını bizim evde geçirdiği için mutluyum, onunla yaşamak çok özel bir deneyimdi, çok ama çok güldürdü bizi yaşlı kızımız. Her gece çıkardığı uluma ile anırma arası sese uykumuzda kahkahalarla gülerdik, ben kalkıp salonda yanında otururdum (Neden gecenin bir vakti öyle bağırdığını ne veterineri, ne biz asla bilemedik, büyük ihtimal yalnızlıktan ürküyordu.) Yıllarca aile evinde, sevgilimin babasından başka kimsenin kucağına oturmayan Ayşe, artık kucağımdan kalkmaz olmuştu, göbeğini açıp şımarıyordu, bazen yavru kediye dönüyordu elimin altında. Böbrekleri ve hasta bünyesi dayandığı kadar, son ana kadar hep hanımefendiydi, yüzüme çok anlamlı bakardı, sevgi doluydu, biraz daha yazarsam yine ağlamaya başlayacağımı da biliyorum. Dolmayacak bir boşluk ile gitti işte büyük-beyaz.
Sanırım bu kadar, geriye kalanlar da her yaz olan şeylerle aynı. Yine birkaç hastane ziyareti, iğne ve serum, antibiyotik (Yani yine berbat bir bünyenin çeşitli sürprizleri) onun dışında 3 hafta Bodrum'da hayat, 3 hafta Cunda'da hayat (Bunlar ne büyük şanslar, ihtiyacı olan herkese İstanbul dışında dilediği kadar bulunma özgürlüğü diliyorum, amen!) Resimsel anlamda pek bir numaram olmadı, bir kaktüslü peyzaj (ki en kötü işlerimden biri oldu) birkaç ufak kağıt, iki yeni tuval için de ancak astar atabildim. Şimdi önümde Tüyap Sanat Fuarı var, yılın en yoğun, dolu ve yorucu zamanı demek bu. Çok az günüm ve bitmesi gereken iki büyük tablom var, elbette ki bu sebeple grip oldum ve yataklara düştüm (Çok iyiydi sevgili bünyem, gerçekten çok komiksin^^) Şimdi de aile evimde, muhteşem anne şefkati ile dinleniyorum. Hayatın pek de fena gözükmediği, sakin günlerden biri, bulmuşken tadını çıkarmak lazım. O zaman derhal kedi Şeker ve çay gelsinler şöyle.


11 Ekim 2016 Salı

Tam kitap okuma havası

   Bu sabah hava kapalıydı uyandığımda, heyecanla beklediğim günlerden birinde olduğumu anladım. Yağmur yağacaktı Cunda'da! Hava koyu gri ve kocaman bulutlarla kaplıyken, bahçenin çimenleri olduğundan da yeşil ve parlak göründüler gözüme. Derin derin nefes alırken, bir şarap uzmanı gibi havayı moleküllerine kadar analiz etmeye çalıştım, ne kokuyor bu, ne kokuyor? Azıcık zeytin kesin var, hep var. Çam var, biraz keskin, çokça ferah. Kekik, biberiye, reyhan gibi lezzetli otların kokusu var, belki onlardan dolayı karnım hep aç. Sonra deniz kokusu, mis gibi ve temiz, iyotlu bir deniz kokusu her sokakta, kıyıdan uzakta bile var. O yüzden ''En çok nesini seversin?'' deseler, galiba havasını söylerim, kokusunu, rüzgarını, hafiften esmesini. Kahvaltı sırasında açtım kitabımı, 300 bilmem kaçıncı sayfadan devam etmek için.
  Kahvaltıdan sonra Taşkahve'ye yürüdüm, elimde kitabım ve ne kadar uyusam yetmeyen uykumla. Koca bir fincan Türk kahvesi söyledim, az şekerli. O sırada bir balıkçı teknesi yaklaştı, işte o zaman ortalık hareketlendi ve şenlendi. Dört bir yandan, renk renk ve boy boy kedi kıyıya koşturdu, birazdan neler yiyeceklerini bilerek. Balıkçı ayıkladı, ayıkladıklarını onlara attı, bir şeyler kapanlar hemen sakin bir köşede paylarına düşenleri yediler, balıkçı ayıklamaya ve kedileri mutlu etmeye devam etti. Kitabımın 300 bilmem kaçıncı sayfasındaydım, büyük bardakta bir çay istedim.

  Sonra tanıdıkları gördüm, gittim yanlarına şu yeni yoldaki evleri konuştum. Birisi kendine atölye arıyordu, değirmenin yanındaki eve bakmıştı, çok küçük bir Rum eviydi, büyük tablolar yapıyordu ve olmamıştı. Biz bir yer bulmuştuk, kirası uygundu, evi görmemiştik ama güzel anlatmışlardı, evler bu sezon zaten düşük fiyata gidiyordu. ''Mustafa bey yok etrafta hayırdır?'' Akşamüstü geliyor o. Kooperatif çay evi de iyiydi, sabah vakitleri çok tenha ve güzel oluyordu. Yarın da yağacakmış, sonra açar, daha çok sıcak olurdu bu hava zaten. Baharda bir ayarlayalım da Midilli'ye gidelim, arkadaşın teknesi var. Ay biz de çok isteriz, mutlaka yapalım.'' İki çay, bir de kahve içtim, elim kitabımın açık sayfasında, laf lafı açtı, arada kedileri birlikte beslediğimiz hanım geldi, birileri kalktı, başkaları oturdu. 300 bilmem kaçıncı sayfada elimi ayraç yaptım, benim kedilerden birinin top yapılmış bir peçete ile çılgınca oynamasını izlemeye daldım.

  Şimdi, en sonunda, günlerdir beklediğim incecik yağmur var. Deniz gri-mavi, gökyüzü de, bu ikisinin renginin yansıdığı hemen her şey de. Kediler ve köpekler evlerin diplerine çekilmiş, birbirlerine sokulmuşlar. Taşkahve'nin müşterileri açıkhavadan içeriye geçtiler, içerisi bir curcuna ve neşeli kalabalık, tavla sesleri ile çay bardağındaki kaşık şıngırtıları huzurlu. Yağmur hızlandıkça etraf iyice güzelleşiyor, her şeyi ama her şeyi izlemek ve zihnime kaydetmek telaşına düşüyorum, aklımın içinde muhteşem bir müzik duyuyorum. 300 bilmem kaçıncı sayfadan umudumu kesip, ''Neyse artık, başka sefere.'' diyerek kapatıyorum kitabı, yağmurluğumu giyip kalkıyorum. Önceki gün ve ondan önceki gün de, başka hava durumlarında olduğu gibi.

3 Ekim 2016 Pazartesi

Cunda'da kahvemizi nerede içelim?

Odamın balkonuna kuruldum, bahçedeki zeytin ağacı dahil herkes hafif bir öğle dinlenmesinde, dün balkondan giren kocaman sarı kedi (Ona Aslan Prens diyorum) dizlerimin dibinde uykuda, yazmaya hazırım. Bu yazılar ''Cunda'nın en popüler ya da en güzel yerleri'' değil, o kesin. Buraya yıllardır en tenha, huzurlu zamanlarında kısa bir süre için yaşamaya gelen bir anne-kızın kişisel keyif mekanları, huzur ritüelleri gibi bir şey olacak. Ben burada iyice tembel bir kediye dönüşürken, annem enerjik bir dağ keçisi gibi takıldığından, daha sonra ondan da farklı öneriler ekleyebilirim. Fotoğrafların en kaliteli ve güzel görünenleri (Yani hemen hemen hepsi) annem tarafından çekildi, sağolsun. Şimdi ilk önce kahve! Nerenin kahvesi güzel, nerenin kahvesi başka, hadi içelim.

1. Taşkahve 
Neden bu kadar popüler ve vazgeçilmez olduğunu anlamak için birkaç tatil gününden fazlası, adanın yerlisi gibi yaşar hale gelmek lazım. Beyaz sandalyelerin denize karşı yanyana dizildiği, mutlaka klasik, emekli Ayvalık halkından birilerinin oturup günlük gazetesini okuduğu, kedilerin etrafta koşturduğu bu klasik kahve hep en kalabalık yer. Kışın bile etrafta kimseler kalmazken ve her yer kapalıyken, burada her zaman birileri bulunur, içerde soba başında okey oynayan amcaların sesleri eşliğinde salep ve kitap keyfi yapılır. Ben lodos fırtınası varken de kapalı yerinde oturup, denizdeki dev dalgaları ve çılgınca sallanan tekneleri izlemeyi severim.


 Taşkahve Cumartesi ve Pazar hariç (Çok kalabalık keyif yapmak için!) her gün bir öğlen, bir de akşam uğradığımız, yanyana sandalyelerde oturup denizi ve etrafı izlediğimiz, benim en sevdiğim ada kedim Zagor'a kavuştuğum yer, bir vazgeçilmez mekan benim için. Mustafa bey, Orhan bey ya da Mehmet bey kesin etraftadır, bir hatır sorup, çayınızı, kahvenizi söylersiniz, bazen anında, bazen de geç getirirler ama hiç sorun değildir, herkes rahattır burada. Turistik zamanındaki korkunç kalabalıkta, onlar da insan olduklarından, hiçbir masaya yetişemeyip canlarından bezecek kıvama gelirler, Temmuz ve Ağustos ayında gelip gerilmenin, stres olmanın pek alemi yok o yüzden.


 Eğer yemekte ağır yemişsem, limonlu Adaçayı içerim, eğer keyif yapasım varsa büyük bardakta Türk kahvesi, hızlıca uyanmak için sade nescafe. (Dibek kahvesi de çok tercih ediliyor ama ben sevmiyorum, koca taneli, az dövülmüş sert bir kahve. Damla sakızına da hiç alışamadım, o yüzden damla sakızlı kahvesini de denemedim.) Dondurması da çok güzeldir, gerçek meyvadan yapılan, eski usül ve çok doygun, misler gibi. Buraya giderken mutlaka Duran Market'ten bir torba açık mama alırım, kahvenin köşesindeki duvarda kedilere, köpeklere veririm, onların yemesini izlerim kahvemi içerken, karnı doyanlardan birini de kaparım ve kucağımda uyuturum, daha büyük keyfim yok şu hayatta.  Gece vakti son bir kez gelip, denize karşı biramı içmek, kitabımı okumak da ideal bir gün sonu, ben ve kedi Zagor için.
2. Ayna, Yeme İçme Oturma Yeri
Aynı Taşkahve gibi, Ayna da başlı başına bir konu, bir kafeden çok daha fazlası. Buradaki güzel insanların yaptığı şey, sadece çok özel yemekler değil, müşterilerine farklı-masalsı bir atmosferde büyük bir huzur ve estetik anlayış da sunuyorlar. Arka duvardaki dekoru her sene değiştirmelerini, bazen süpürgelerle, bazen yelkenlilerle, çam dallarıyla, türlü doğal ve yaratıcı konseptlerle süslemelerini hayranlıkla izliyorum her sene.


Yüksek tavanlı, bembeyaz bir mekan burası, cam kenarında beyaz sedirler ve açık mavi yastıklar, açık renk ahşap masalar, arka duvarda kendi üretimleri Kürşat zeytinyağları ve şaraplar, fonda hep hafif bir Fransızca jazz müziği. Her seferinde bir Fransız filmine konuk olmuşum gibi şık ve keyifli bir his, ki ben Ayna'ya gideceğim zaman mutlaka küpe takar, ruj sürerim, bir mekana süslendiğim ender durumlardandır. Beyaz, yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç de dünya güzelidir, her masada ne var ne yok bakar, sonra size kapıyı açtırıp sokağa çıkar, bir de sokağı kontrol eder. Burada yediğim her şeyi gözüm kapalı öneririm. Ama madem ilk konumuz kahveydi, Americano ve Capuccino en sevdiklerim, yanında mutlaka tatlı ile, özellikle de şu lavantalı-limonlu cheesecake yediğim en güzel tatlılardan biri.

3. Sade Kahve
Adanın yenilerinden biri. Orman Cafe ile birlikte bu sene açılan yeni nesil kahve dükkanlarından. Bulundukları bina bir yıldan fazla süredir tadilattaydı ve her geçişimizde ''Acaba nasıl bir şey çıkacak?'' diye merakla bakınıyorduk, açıkçası kahveden çok mimari olarak merak ettiğimden gittim, kahveden çok da yine mimarisinden ve dekorasyonundan memnun kaldım.
lıştığımız yüksek tavanlı Rum evlerinden daha da yüksek tavanlı hale getirilmiş, bana 3 katı da açmışlar gibi geldi, cidden  geniş ve ferah bir yapı olmuş. Hafif Küba sahil evleri havası var. Antik, şık ahşap masalar, farklı farklı ama özenle seçilmiş sandalyeler, büyük cam ve demir ferforje aydınlatmalar çok güzel, çok uyumlu.

Kahvenizi içerken dergi karıştırmak, sonra dekordaki ayrıntılara kilitlenip ''Bir mekan nasıl verimli ve güzel dekore edilir?'' diye hayranlıkla incelemek için gidilir, ben modern kahve tatlarını çok aramıyorum ama içtiğim Iced Mocha ile klasik Americano'yu sevdim, bugün de gitmişken Cold Brew denerim büyük ihtimal. Çok ada ruhunda değil, İstanbul anlayışında bir yer, adadayken değil ama İstanbul'da olsa eminim her gün giderdim.

4. Cook Point 
Bütün kış Instagram'dan takip ettim ve hayranlıkla sundukları yemekleri, kahveleri izledim, sabırsızlıkla denemeyi beklediğim pek çok şey vardı menüde, hala da deniyorum, hiç yanıltmıyor, çok iyiler. (Burada hiç fotoğraf çekmemiş olmamız ve şu aşağıdaki fotoğrafı da arkadaşımın beni ve annemi tesadüfen görüp yollamış olması? Çekene ve bulup gönderen Nurşah'a teşekkür ederim.)
Yemekler için ayrı bir yazı hazırlayıp mutlaka bahsedeceğim buradan, kahve çeşitleri ve kültürleri de az buz değil. Sena Hanım Ortaköy'de ve Bebek'de zaten çok iyi yaptığı işi, çok severek taşındıkları Cunda'ya getirmiş, organik ve güzel beslenmeye kafayı takmış, işini çok severek yapan bir kadın (instagram'da da Gastromummy olarak hesabı var) O ve eşi çok güzel yapmışlar burayı açarak, adadaki deniz ürünü ağırlıklı yemeklere birkaç seçenek daha eklemeyi amaçlamışlar, vegan ve vejeteryan menüsü de gayet başarılı görünüyordu. Ben her zamanki sade kahvemle kendimi şaşırtmadım ama pek memnun kaldım, yanında gelen kurabiyeye de bayıldım, çok köpüklü, süslü ve iştah açıcı görünen başka kahvelerinden de denerim mutlaka.
Bizim tercihlerimiz bu şekildeydi, bu dört mekan fazla fazla yetiyor kahve ve tatlı keyfimiz için. Hatta geçen sene sadece Taşkahve ve Ayna'da oturarak da koca bir ayımızı gayet mutlu geçirmiştik, ben kahve ve çay konusunda düzen ve alışkanlıklarıma çok bağlıyım, kolay kolay yeni şeyler keşfetme arayışına girmiyorum mutluysam.

Yemek konusu ise apayrı, ne kadar yeni, ne kadar çok ve farklı, o kadar iyi! Deniz ürünleri ve hamur işlerinin başı çektiği, Ege otlarının ve patlıcan yemeklerinin epey övüldüğü daha kalabalık bir listeyi sıraya koydum. Gelirseniz biz Taşkahvede denize karşı oturuyor olacağız, kedilerle ve köpeklerle.