2 Aralık 2016 Cuma

Kahvelerin ve kitapların huzurlu fotoğrafları

Son birkaç gün içinde havaların aniden soğuması, benim evde kedimle huzur içinde mayışarak geçirdiğim dinlenme günleri ile, çok sevdiğim bir hobime ayıracak epey vaktim oldu: Dolu fincanların ve güzel kitapların fotoğraflarını biriktirmek!

Eskiden bunları biraz değiştirip, kendime uyarlayıp çiziyordum da. Artık çizmek için değil, sırf verdikleri keyif ve huzur için arayıp buluyorum, kaydediyorum. Sevdiğim blogları okumakla, güvende hissettiğim dizileri izlemekle benzer etkileri var üzerimde.







 
 




Bunların verdiği güven, sıcaklık ve keyif hissini mütemadiyen yaşamak için, en sevdiklerimden ufak boylarda çıktı alıp, hasır bir ipe minik mandallarla asmayı düşünüyorum bu ay. (Çünkü Aralık, evin en güzel haline büründüğü, eve hak ettiği tüm hediyeleri sunma ayıdır!) En çok da pufidik yatakların, kazakların eşlik ettiği kahveli kompozisyonları sevdiğimi fark ettim, bir de şu harika renklerde kitap kapaklarının olduklarını. Belki aynı huzuru ve dinginliği size de yaşatırlar. Bu ay evin içinde çokça vakit geçirirken, iki yıldır ara verdiğim bir kış ritüeli olan Harry Potter kitaplarıma da geri dönmeyi düşünüyorum, hem de büyük bir çılgınlık yapıp, sıradan değil, en sevdiklerimden başlayarak okumayı! İçinizin sık sık ısındığı, güzel bir Aralık olsun.



29 Ekim 2016 Cumartesi

Bu yazdan geriye kalanlar

Neden hala ve hiç ara vermeden blog yazdığımı hatırladım, şu ''Zaman geriye dönüp bakınca aşırı hızlı geçiyor ve düşüncelerimi unutmak istemiyorum.'' amacımı. Sonra bu yazın ne kadar çabuk, çaktırmadan ve bir sürü şey hissettirerek geçtiğini, çoğu zaman da bir şeyler yazmaya ve kaydetmeye zaman bulamadığımı. Hatırlamayı istediklerim vardı olan bitenler içinde, onları kısaca buraya ve gelecekteki geri dönüşümde okumaya bırakıyorum. Kronolojik sırayla bu yaz;

1. İkinci kez bir sanat kampı tecrübesi yaşadım.
'Sanat' ve 'kamp' kesinlikle yanyana gelmemesi gereken kelimelerdi bana göre, çünkü aşırı efor ve sosyalleşme içeren her şeye kafadan karşıyım ve girişmiyorum. Bu seferkine mecbur kaldım, atölyece gittiğimiz için daha az stresli, yine kaotik, hafif cinnetli, ama çok güzeldi. 5 günde büyük tablo bitirmek hala çok gereksiz bir aksiyon, hatta yanlış da, ama disiplin için epey iyi bir spor. (Bu bahaneyle 2 defa da uçağa bindim ve uçak korkum ''Aklını yitirecek biçimde bir panik''ten, ''Arabanın arkasında kutunun içinde giden bir kedinin memnuniyetsizliği''ne evrildi, bak bu büyük gelişme!

2. PATTI SMITH KONSERİ!
 Ben bunu nasıl yazmamışım, nasıl uzun uzun anlatıp kaydetmemişim bilmiyorum. Öncesindeki bir hafta ile sonrasındaki bir hafta heyecandan uyuyamadığım, izlediklerimi ve duyduklarımı zihnime heykel olarak dikmek istediğim, hayatımın konseri ve deneyimiydi. 20 yaşımdan itibaren bütün önemli ve önemsiz anları Patti Smith'in müziği ve şiirleri eşliğinde yaşadım, atölyede sayısız kez Horses ile dans ettim ve kişisel peygamberimi canlı canlı gördüm sonunda, oh şükür! Konserinden önceki gün kitaplarının imza günü vardı ve kendi kendime aşırı baskı yapıp, ''Ya saçmalarsam, ya aşırı ağlarsam, ya kilitlenirsem ve donakalırsam'' diyerek gitmedim, bu da hayatımın sayılı pişmanlıklarından biri olarak kaydolsun. O kadar sakin, bilge, güzel ve hala ''o şeye sahip'' bir formdaydı ki, hem müzikal olarak, hem insan olarak bir kez daha sarstı ve çarptı beni. Umarım en azından bir kez daha sahnedeki halini, şiir okurken ellerinin o zarif hareketlerini ve grubuyla iletişimini izleyebilirim.

3. 30 yaşıma girdim.
Sanırım bunu kabullenmem için epey bir kez daha yazmam ve tekrar etmem gerekecek. Yok, yok hiçbir şekilde ikna olamıyorum, 30 hala kocaman ve içini dolduramadığım bir rakam ve ben alışılmış basamakların hiçbir gereğini yerine getirmedim, getirme gereği de hissetmedim. Hala kalıcı ve maaşlı bir işim yok, evlenmedim, haliyle çocuk yapmadım, ailemden ayrı yaşamak bile başlı başına sarsıcı ve büyük bir olaydı. Bunları eksikler olarak görmüyorum, tam tersi ilerde geriye dönüp baktığımda ''İyi ki her şeyi yavaştan ve sağlam bir şekilde gerçekleştirmişim, içime sinmiyorsa da hiç girişmemişim.'' diyeceğim, bugün 20 yaşıma dönüp baktığımda hemen her şey için dediğim gibi. (Mesela hiç sigara içmedim, denemeyi düşünmedim bile. Bir şey kaçırmış gibi de hissetmiyorum.) Evlilik ile sigarayı benzetmek ne derece doğru, bir gün çok doğru bir karar gibi görünürse ne yaparız bilmiyorum, sadece 30 yaşımdan beklenen hayattan çok uzak, çok toy ve benim için yeterince dolu bir hayat yaşadığım. Önümdeki 10'luk dilim için de aşık ve mutlu kalmak, içime sinen resimler yapmak, doğaya daha yakın olmak dışında dileğim yok.

4. Ayşe'mizi kaybettik.
Bu da kaydetmediklerimden biri. Çok, çok kötüydü. 19 yaşında, kedilerin sultanı, ağır abla ve büyük-beyaz kızımız gitti. Son 6 ayını bizim evde geçirdiği için mutluyum, onunla yaşamak çok özel bir deneyimdi, çok ama çok güldürdü bizi yaşlı kızımız. Her gece çıkardığı uluma ile anırma arası sese uykumuzda kahkahalarla gülerdik, ben kalkıp salonda yanında otururdum (Neden gecenin bir vakti öyle bağırdığını ne veterineri, ne biz asla bilemedik, büyük ihtimal yalnızlıktan ürküyordu.) Yıllarca aile evinde, sevgilimin babasından başka kimsenin kucağına oturmayan Ayşe, artık kucağımdan kalkmaz olmuştu, göbeğini açıp şımarıyordu, bazen yavru kediye dönüyordu elimin altında. Böbrekleri ve hasta bünyesi dayandığı kadar, son ana kadar hep hanımefendiydi, yüzüme çok anlamlı bakardı, sevgi doluydu, biraz daha yazarsam yine ağlamaya başlayacağımı da biliyorum. Dolmayacak bir boşluk ile gitti işte büyük-beyaz.
Sanırım bu kadar, geriye kalanlar da her yaz olan şeylerle aynı. Yine birkaç hastane ziyareti, iğne ve serum, antibiyotik (Yani yine berbat bir bünyenin çeşitli sürprizleri) onun dışında 3 hafta Bodrum'da hayat, 3 hafta Cunda'da hayat (Bunlar ne büyük şanslar, ihtiyacı olan herkese İstanbul dışında dilediği kadar bulunma özgürlüğü diliyorum, amen!) Resimsel anlamda pek bir numaram olmadı, bir kaktüslü peyzaj (ki en kötü işlerimden biri oldu) birkaç ufak kağıt, iki yeni tuval için de ancak astar atabildim. Şimdi önümde Tüyap Sanat Fuarı var, yılın en yoğun, dolu ve yorucu zamanı demek bu. Çok az günüm ve bitmesi gereken iki büyük tablom var, elbette ki bu sebeple grip oldum ve yataklara düştüm (Çok iyiydi sevgili bünyem, gerçekten çok komiksin^^) Şimdi de aile evimde, muhteşem anne şefkati ile dinleniyorum. Hayatın pek de fena gözükmediği, sakin günlerden biri, bulmuşken tadını çıkarmak lazım. O zaman derhal kedi Şeker ve çay gelsinler şöyle.


11 Ekim 2016 Salı

Tam kitap okuma havası

   Bu sabah hava kapalıydı uyandığımda, heyecanla beklediğim günlerden birinde olduğumu anladım. Yağmur yağacaktı Cunda'da! Hava koyu gri ve kocaman bulutlarla kaplıyken, bahçenin çimenleri olduğundan da yeşil ve parlak göründüler gözüme. Derin derin nefes alırken, bir şarap uzmanı gibi havayı moleküllerine kadar analiz etmeye çalıştım, ne kokuyor bu, ne kokuyor? Azıcık zeytin kesin var, hep var. Çam var, biraz keskin, çokça ferah. Kekik, biberiye, reyhan gibi lezzetli otların kokusu var, belki onlardan dolayı karnım hep aç. Sonra deniz kokusu, mis gibi ve temiz, iyotlu bir deniz kokusu her sokakta, kıyıdan uzakta bile var. O yüzden ''En çok nesini seversin?'' deseler, galiba havasını söylerim, kokusunu, rüzgarını, hafiften esmesini. Kahvaltı sırasında açtım kitabımı, 300 bilmem kaçıncı sayfadan devam etmek için.
  Kahvaltıdan sonra Taşkahve'ye yürüdüm, elimde kitabım ve ne kadar uyusam yetmeyen uykumla. Koca bir fincan Türk kahvesi söyledim, az şekerli. O sırada bir balıkçı teknesi yaklaştı, işte o zaman ortalık hareketlendi ve şenlendi. Dört bir yandan, renk renk ve boy boy kedi kıyıya koşturdu, birazdan neler yiyeceklerini bilerek. Balıkçı ayıkladı, ayıkladıklarını onlara attı, bir şeyler kapanlar hemen sakin bir köşede paylarına düşenleri yediler, balıkçı ayıklamaya ve kedileri mutlu etmeye devam etti. Kitabımın 300 bilmem kaçıncı sayfasındaydım, büyük bardakta bir çay istedim.

  Sonra tanıdıkları gördüm, gittim yanlarına şu yeni yoldaki evleri konuştum. Birisi kendine atölye arıyordu, değirmenin yanındaki eve bakmıştı, çok küçük bir Rum eviydi, büyük tablolar yapıyordu ve olmamıştı. Biz bir yer bulmuştuk, kirası uygundu, evi görmemiştik ama güzel anlatmışlardı, evler bu sezon zaten düşük fiyata gidiyordu. ''Mustafa bey yok etrafta hayırdır?'' Akşamüstü geliyor o. Kooperatif çay evi de iyiydi, sabah vakitleri çok tenha ve güzel oluyordu. Yarın da yağacakmış, sonra açar, daha çok sıcak olurdu bu hava zaten. Baharda bir ayarlayalım da Midilli'ye gidelim, arkadaşın teknesi var. Ay biz de çok isteriz, mutlaka yapalım.'' İki çay, bir de kahve içtim, elim kitabımın açık sayfasında, laf lafı açtı, arada kedileri birlikte beslediğimiz hanım geldi, birileri kalktı, başkaları oturdu. 300 bilmem kaçıncı sayfada elimi ayraç yaptım, benim kedilerden birinin top yapılmış bir peçete ile çılgınca oynamasını izlemeye daldım.

  Şimdi, en sonunda, günlerdir beklediğim incecik yağmur var. Deniz gri-mavi, gökyüzü de, bu ikisinin renginin yansıdığı hemen her şey de. Kediler ve köpekler evlerin diplerine çekilmiş, birbirlerine sokulmuşlar. Taşkahve'nin müşterileri açıkhavadan içeriye geçtiler, içerisi bir curcuna ve neşeli kalabalık, tavla sesleri ile çay bardağındaki kaşık şıngırtıları huzurlu. Yağmur hızlandıkça etraf iyice güzelleşiyor, her şeyi ama her şeyi izlemek ve zihnime kaydetmek telaşına düşüyorum, aklımın içinde muhteşem bir müzik duyuyorum. 300 bilmem kaçıncı sayfadan umudumu kesip, ''Neyse artık, başka sefere.'' diyerek kapatıyorum kitabı, yağmurluğumu giyip kalkıyorum. Önceki gün ve ondan önceki gün de, başka hava durumlarında olduğu gibi.

3 Ekim 2016 Pazartesi

Cunda'da kahvemizi nerede içelim?

Odamın balkonuna kuruldum, bahçedeki zeytin ağacı dahil herkes hafif bir öğle dinlenmesinde, dün balkondan giren kocaman sarı kedi (Ona Aslan Prens diyorum) dizlerimin dibinde uykuda, yazmaya hazırım. Bu yazılar ''Cunda'nın en popüler ya da en güzel yerleri'' değil, o kesin. Buraya yıllardır en tenha, huzurlu zamanlarında kısa bir süre için yaşamaya gelen bir anne-kızın kişisel keyif mekanları, huzur ritüelleri gibi bir şey olacak. Ben burada iyice tembel bir kediye dönüşürken, annem enerjik bir dağ keçisi gibi takıldığından, daha sonra ondan da farklı öneriler ekleyebilirim. Fotoğrafların en kaliteli ve güzel görünenleri (Yani hemen hemen hepsi) annem tarafından çekildi, sağolsun. Şimdi ilk önce kahve! Nerenin kahvesi güzel, nerenin kahvesi başka, hadi içelim.

1. Taşkahve 
Neden bu kadar popüler ve vazgeçilmez olduğunu anlamak için birkaç tatil gününden fazlası, adanın yerlisi gibi yaşar hale gelmek lazım. Beyaz sandalyelerin denize karşı yanyana dizildiği, mutlaka klasik, emekli Ayvalık halkından birilerinin oturup günlük gazetesini okuduğu, kedilerin etrafta koşturduğu bu klasik kahve hep en kalabalık yer. Kışın bile etrafta kimseler kalmazken ve her yer kapalıyken, burada her zaman birileri bulunur, içerde soba başında okey oynayan amcaların sesleri eşliğinde salep ve kitap keyfi yapılır. Ben lodos fırtınası varken de kapalı yerinde oturup, denizdeki dev dalgaları ve çılgınca sallanan tekneleri izlemeyi severim.


 Taşkahve Cumartesi ve Pazar hariç (Çok kalabalık keyif yapmak için!) her gün bir öğlen, bir de akşam uğradığımız, yanyana sandalyelerde oturup denizi ve etrafı izlediğimiz, benim en sevdiğim ada kedim Zagor'a kavuştuğum yer, bir vazgeçilmez mekan benim için. Mustafa bey, Orhan bey ya da Mehmet bey kesin etraftadır, bir hatır sorup, çayınızı, kahvenizi söylersiniz, bazen anında, bazen de geç getirirler ama hiç sorun değildir, herkes rahattır burada. Turistik zamanındaki korkunç kalabalıkta, onlar da insan olduklarından, hiçbir masaya yetişemeyip canlarından bezecek kıvama gelirler, Temmuz ve Ağustos ayında gelip gerilmenin, stres olmanın pek alemi yok o yüzden.


 Eğer yemekte ağır yemişsem, limonlu Adaçayı içerim, eğer keyif yapasım varsa büyük bardakta Türk kahvesi, hızlıca uyanmak için sade nescafe. (Dibek kahvesi de çok tercih ediliyor ama ben sevmiyorum, koca taneli, az dövülmüş sert bir kahve. Damla sakızına da hiç alışamadım, o yüzden damla sakızlı kahvesini de denemedim.) Dondurması da çok güzeldir, gerçek meyvadan yapılan, eski usül ve çok doygun, misler gibi. Buraya giderken mutlaka Duran Market'ten bir torba açık mama alırım, kahvenin köşesindeki duvarda kedilere, köpeklere veririm, onların yemesini izlerim kahvemi içerken, karnı doyanlardan birini de kaparım ve kucağımda uyuturum, daha büyük keyfim yok şu hayatta.  Gece vakti son bir kez gelip, denize karşı biramı içmek, kitabımı okumak da ideal bir gün sonu, ben ve kedi Zagor için.
2. Ayna, Yeme İçme Oturma Yeri
Aynı Taşkahve gibi, Ayna da başlı başına bir konu, bir kafeden çok daha fazlası. Buradaki güzel insanların yaptığı şey, sadece çok özel yemekler değil, müşterilerine farklı-masalsı bir atmosferde büyük bir huzur ve estetik anlayış da sunuyorlar. Arka duvardaki dekoru her sene değiştirmelerini, bazen süpürgelerle, bazen yelkenlilerle, çam dallarıyla, türlü doğal ve yaratıcı konseptlerle süslemelerini hayranlıkla izliyorum her sene.


Yüksek tavanlı, bembeyaz bir mekan burası, cam kenarında beyaz sedirler ve açık mavi yastıklar, açık renk ahşap masalar, arka duvarda kendi üretimleri Kürşat zeytinyağları ve şaraplar, fonda hep hafif bir Fransızca jazz müziği. Her seferinde bir Fransız filmine konuk olmuşum gibi şık ve keyifli bir his, ki ben Ayna'ya gideceğim zaman mutlaka küpe takar, ruj sürerim, bir mekana süslendiğim ender durumlardandır. Beyaz, yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç de dünya güzelidir, her masada ne var ne yok bakar, sonra size kapıyı açtırıp sokağa çıkar, bir de sokağı kontrol eder. Burada yediğim her şeyi gözüm kapalı öneririm. Ama madem ilk konumuz kahveydi, Americano ve Capuccino en sevdiklerim, yanında mutlaka tatlı ile, özellikle de şu lavantalı-limonlu cheesecake yediğim en güzel tatlılardan biri.

3. Sade Kahve
Adanın yenilerinden biri. Orman Cafe ile birlikte bu sene açılan yeni nesil kahve dükkanlarından. Bulundukları bina bir yıldan fazla süredir tadilattaydı ve her geçişimizde ''Acaba nasıl bir şey çıkacak?'' diye merakla bakınıyorduk, açıkçası kahveden çok mimari olarak merak ettiğimden gittim, kahveden çok da yine mimarisinden ve dekorasyonundan memnun kaldım.
lıştığımız yüksek tavanlı Rum evlerinden daha da yüksek tavanlı hale getirilmiş, bana 3 katı da açmışlar gibi geldi, cidden  geniş ve ferah bir yapı olmuş. Hafif Küba sahil evleri havası var. Antik, şık ahşap masalar, farklı farklı ama özenle seçilmiş sandalyeler, büyük cam ve demir ferforje aydınlatmalar çok güzel, çok uyumlu.

Kahvenizi içerken dergi karıştırmak, sonra dekordaki ayrıntılara kilitlenip ''Bir mekan nasıl verimli ve güzel dekore edilir?'' diye hayranlıkla incelemek için gidilir, ben modern kahve tatlarını çok aramıyorum ama içtiğim Iced Mocha ile klasik Americano'yu sevdim, bugün de gitmişken Cold Brew denerim büyük ihtimal. Çok ada ruhunda değil, İstanbul anlayışında bir yer, adadayken değil ama İstanbul'da olsa eminim her gün giderdim.

4. Cook Point 
Bütün kış Instagram'dan takip ettim ve hayranlıkla sundukları yemekleri, kahveleri izledim, sabırsızlıkla denemeyi beklediğim pek çok şey vardı menüde, hala da deniyorum, hiç yanıltmıyor, çok iyiler. (Burada hiç fotoğraf çekmemiş olmamız ve şu aşağıdaki fotoğrafı da arkadaşımın beni ve annemi tesadüfen görüp yollamış olması? Çekene ve bulup gönderen Nurşah'a teşekkür ederim.)
Yemekler için ayrı bir yazı hazırlayıp mutlaka bahsedeceğim buradan, kahve çeşitleri ve kültürleri de az buz değil. Sena Hanım Ortaköy'de ve Bebek'de zaten çok iyi yaptığı işi, çok severek taşındıkları Cunda'ya getirmiş, organik ve güzel beslenmeye kafayı takmış, işini çok severek yapan bir kadın (instagram'da da Gastromummy olarak hesabı var) O ve eşi çok güzel yapmışlar burayı açarak, adadaki deniz ürünü ağırlıklı yemeklere birkaç seçenek daha eklemeyi amaçlamışlar, vegan ve vejeteryan menüsü de gayet başarılı görünüyordu. Ben her zamanki sade kahvemle kendimi şaşırtmadım ama pek memnun kaldım, yanında gelen kurabiyeye de bayıldım, çok köpüklü, süslü ve iştah açıcı görünen başka kahvelerinden de denerim mutlaka.
Bizim tercihlerimiz bu şekildeydi, bu dört mekan fazla fazla yetiyor kahve ve tatlı keyfimiz için. Hatta geçen sene sadece Taşkahve ve Ayna'da oturarak da koca bir ayımızı gayet mutlu geçirmiştik, ben kahve ve çay konusunda düzen ve alışkanlıklarıma çok bağlıyım, kolay kolay yeni şeyler keşfetme arayışına girmiyorum mutluysam.

Yemek konusu ise apayrı, ne kadar yeni, ne kadar çok ve farklı, o kadar iyi! Deniz ürünleri ve hamur işlerinin başı çektiği, Ege otlarının ve patlıcan yemeklerinin epey övüldüğü daha kalabalık bir listeyi sıraya koydum. Gelirseniz biz Taşkahvede denize karşı oturuyor olacağız, kedilerle ve köpeklerle.

2 Ekim 2016 Pazar

3 hayali karakter

  Cunda'daki odamda bir yandan bahçeyi izleyip, bir yandan balkondan giren sapsarı kocaman kedi ile keyif yapıyorum. İlk iki gün burada olduğuma hiç inanamadım, gerçeküstü geldi bu özlediğim yer, hava, hayvanlar. Hala gerçeküstü güzellikte ve parlaklıkta geliyor sonbahar Cunda'sı, adapte oldum yine, tamamen ait oldum ama inanılmaz geliyor. 4. sonbaharımız burada, artık gezi anılarımdan ziyade ayrıntılı bir mekan ve öneri yazısı hazırlama vakti geldi sanki, sevdiğim insanlara buraya gelişlerinde direkt link olarak yollayabileceğim, biraz kişisel, biraz keyfi ama kalabalık bir liste hazırlamaya başlayacağım.

  Öncesinde dün Meriç'in instagramından yaptığı bir küçük mim'e ben buradan cevap vereyim istedim. Düşünecek çok vaktim olduğundan mı, izlediğim ve okuduğum her şey huzurla birlikte silikleştiğinden mi, ben bir türlü işin içinden çıkamadım. Kendinle özdeşleştirdiğin 3 hayali karakter. Hadi bakalım ben kimlerim?

1. Aurora

 İlk aklıma gelen, blogumun da ilham kaynağı ve isim sahibi Uyuyan Güzel oldu. Acaba küçüklüğümden beri sayısız kez izlemiş olmamın, bugün hala çılgınlar gibi uyumamda etkisi var mıdır?

2. Holly Golightly

Aman karışıklık olmasın, muhteşem Audrey Hepburn değil, Tiffany'de Kahvaltı'nın başrolündeki Miss Golightly karakteri. Fütursuz, keyfine aşırı düşkün, her sorumluluktan itinayla kaçan ve hafif nevrotik, tamam işte ben bu.

3. Minerva Mc Gonagall

Özdeşleşmek için biraz fazla bilge ve birkaç beden büyük bir isim ama seride en benimsediğim ve hayran olduğum kadın karakter kendisi. Şu ''aksi ve yalnız'' ama aslında çok şefkatli, korumacı kadında ben çoğu zaman kendimi görüyorum, bir kedilik de var içinde, tamamdır.

  Benim kombo menüm bu şekilde, Meriç favori bloglarımın çoğunu mimlemiş, ben de Zehra ve Elif ile devam edeyim. Cunda'dan serin ve mis kokulu rüzgarlar herkese.

10 Eylül 2016 Cumartesi

İyi hissetmek

  Yazamıyorum. Hatta bu girişten sonra bir süre boş boş baktım ekrana. ''En azından yazamadığımı yazdım.'' diye avunup bilmem kaçıncı kez, içimde bazı düşüncelerle kapatmak istemedim ama bu sayfayı. Belki ''iyi hissetmek'' için biraz öneriye, örneğe ihtiyacı olanlar vardır. Benim hep var.


Manik depresif oluşumla barıştım ben bu yaz, yüzleştim, kabullendim, üzerine gitmenin yollarını buldum, ciddiye alıp kendi iç sesime prim vermemeyi bile öğrendim. Önceden gün içinde ani bir keder bastığında, elimi eteğimi her şeyden istemsizce çektiğimde bunu kendi normalim sanıyordum, dizlerimi içime çekip uyuyordum. Sonra aniden, hiç beklemezken tamamen değişebiliyordu bu ruh halim, içimden süslenmek, dışarı çıkmak, çalışmak gelebiliyordu. Sonra yine çökebiliyordum, sonra yine coşabiliyordum. Asıl canıma okuyanın bu dengesizlik olduğunu bu yaz anladım ben, yapay kederlerin değil, yapay kederler uzun uykularla bile geçiyordu çünkü. Dengesizlik ve uçurumlar ise hiç bitmiyordu, bitmiyor da. Kişisel terapilerimi belirledim, ''acil durumda yapılacaklar'' gibi, izlenecekler, içilecekler, bakılacaklar ve hatta en sonunda okunacaklar oluştu. ''İyi hissetmek'' isimli muhteşem kitabı alın böyle çalkantılarınız varsa, ''kendini çalışmak'' üzerine bir kitap, işini çok seven ve iyi yapan bir doktor sayesinde bütün depresif hallerin kaynağına iniyorsunuz. 20 senedir en çok satılan kişisel gelişim kitabıymış, ben ilk defa bir kişisel gelişim kitabı aldım ve sanırım en işe yarayanlardan birini aldım. Bir dahaki dalgada daha bilinçli ve hazır oluyorsunuz. Çok sağlam değilim, ama en azından yalnız ya da tuhaf hissetmiyorum eskisi kadar.


  Böyle bir akşamda, 30 yaşıma basmamın üzerinden birkaç gün geçmişken, en büyük dertlerimden birinin resimlerimin istediğim kadar başka hayatlara yayılmamış olması olduğunu fark ettim. Ben onları yaparken çok mutluyum, çok derinden hissederek ve uğraşarak yapıyorum, ama başka evlerde başka insanlarla iletişim kurmamaları onları başarısız ve yarım yapıyor benim için. Bir tepsi kurabiye pişirip kimsenin yememesi gibi, çok süslenip ve güzelleşip kimsenin fark etmemesi gibi. O resimler ancak başka duvarlarda ve başka insanlar baktığı zaman işe yarıyorlar. Böyle hisler içinde, pek düşünmeden kaktüs resimlerimi bir araya getirip sundum ve satışa çıkardım, galeride resim satarken koyduğumuz fiyatların çok çok altında ve bundan da memnun olarak, çevremdeki ressamlar tarafından da epey eleştirilerek. (Sanat zenginler için değildir ki, bunu nasıl hayata geçirebiliriz başka türlü). Hiç ummadığım insanlar gelip aldılar, kaktüslerim tam da istediğim gibi başka duvarlara gittiler, dayanamadım bazılarının yanında desenler de yolladım. Bu yazın en besleyici ve motive edici olaylarından biriydi, iyi ki yapmışım diyorum şimdi. Sonra kendim de resim almaya başladım, o destek hissini paylaşmak gerek başka üretenlerle, bir de bir resme tutku duyup sahip olmak çok güzel bir hismiş. 250-300 lira, bir konserin parası olabilir, epey ucuz bir tasarımcıdan bir çanta olabilir, bir makyaj markasının ufak bir koleksiyon ürünü olabilir, bir gecelik rakı-balık keyfi olabilir, iki yıl sonra bozulup atılacak bir vantilatör bile olabilir, görünce kapıldığınız ve her baktığınızda ruhunuzu doyuran bir resim de olabilir işte. Bunun üzerine düşünüyorum, bilinçleniyorum. Sanata bütçe ayıran insanların bilinçleri sayesinde de boyamaya devam ediyorum, sırada kedileri ve köpekleri başka duvarlara yollamak var. Umarım her zaman üreten, debelenen, yazan-çizen insanları desteklemek için de imkanım olur.
  Bodrum'u anlatamadım bir yazıyla ve resimlerle. Ben onu anlatamadan işe güce kapıldım, erken kalkmaya, çılgınca boyamaya ve yeni sergi yazılarını hazırlamaya kapıldım, iyi de geldi bünyeme. (Mesela istemek ve eyleme geçmek arka arkaya gelen iki durum değilmiş, önce eyleme geçiyormuşuz-zorla da olsa. Sonra ardından istek hissi geliyormuş ve eylem böylece devam ediyormuş. Bu bilgiyi çok sevdim ben) Aklım sürekli Bodrum'daki sakin, mis rüzgarlı, huzurlu günlerimize gidiyor gün içinde, sonbaharda bir tekrar için çok hevesliyim. Öncesinde yine Cunda var, Cunda iyi ki hep var. İlk defa bu sene kıştan korkuyorum. Kıştan, soğuk havadan, pofuduk kazaklardan, battaniye altında kitap okumaktan korkulur muymuş? İşte ben bu en sevdiğim keyiflere rağmen geçen kış olduğu gibi 2 ayımı hasta yatarak geçirmekten, hiçbir işimi yapamamaktan ve bunun sonunda kaçınılmaz olarak ağır bir depresyona girmekten çılgınca korkuyorum. Gerçi iki kıştır geçirdiğim ağır gripler, hipotiroidler, diyabetler ve arkasından gelen depresyonlar bana çok şey öğretti, tolore edilmeyi, hiç tolore edilmemeyi, hoş görülmeyi, fedakarlığı, resim yapmayı çok özlemeyi, her bitti sandığım an tekrar başladığıma şaşırmayı, ailemin muhteşem bakımını ve şefkatini, sevgilimin nasıl da motive edici ve anlayışlı olduğunu. Ah neler geçti gitti iki kış içinde, ama ben üçüncü sefere hiç hazır değilim. Ekinezya, demir hapları, C vitamini, ''İyi hissetmek'' kitabı, umarım yeterince güçlü bir takım olmuşuzdur. İçinizde benim gibi yaklaşan kıştan çılgınca korkanlar varsa, bedenen ve ruhen kendinizi hazırlamak, bir nebze işe yarıyor.


 Sanırım kendi özetimi kısaca ve uzunca geçtim. Benim bir süredir yoğunlaştığım şey, iyi hissetmek işte, mümkün olduğu kadar stabil bir şekilde. Yazamıyorum ama okuyorum, okumanın daha iyi geldiği bir dönemdeyim. Günışığı, serin rüzgar ve durgun öğleden sonraları soğuk kahve keyiflerimiz olsun, fonda Ella Fitzgerald çalsın. Ben şu çiçekleri bir sulayayım.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Bir başka Bodrum dönüşü







İstanbul'dan, zavallı bitap haldeki ülkemizin gündeminden, ardı ardına gelen trajedilerden soluksuz kalarak, can havliyle gittiğimiz Bodrum'dan bir sakin huzurla döndük. Çok güzel bir rüya görüp, uyanmamak için uğraşan bir haldeyim. Önerilerim, anlatmak istediğim şeyler, güzellikler bolca var. Fakat bir süre gözlerimi kapatıp geçirdiğim sakin 3 haftayı, yumuşak rüzgarı, dünyanın en özel kara kedisi Panter'imi, tertemiz havayı solumanın mutluluğunu, her çeşit muhteşem bitkiyi düşüneceğim, yazmadan. Birkaç fotoğraf ise öngösterim ve güzellikleri paylaşmak için dursun burada. Çok güzel bir rüya gördük.