11 Ağustos 2016 Perşembe

Bir başka Bodrum dönüşü







İstanbul'dan, zavallı bitap haldeki ülkemizin gündeminden, ardı ardına gelen trajedilerden soluksuz kalarak, can havliyle gittiğimiz Bodrum'dan bir sakin huzurla döndük. Çok güzel bir rüya görüp, uyanmamak için uğraşan bir haldeyim. Önerilerim, anlatmak istediğim şeyler, güzellikler bolca var. Fakat bir süre gözlerimi kapatıp geçirdiğim sakin 3 haftayı, yumuşak rüzgarı, dünyanın en özel kara kedisi Panter'imi, tertemiz havayı solumanın mutluluğunu, her çeşit muhteşem bitkiyi düşüneceğim, yazmadan. Birkaç fotoğraf ise öngösterim ve güzellikleri paylaşmak için dursun burada. Çok güzel bir rüya gördük. 

12 Temmuz 2016 Salı

Büyük bir anlam ve bir bardak su ile

''Ne yapacağım, ne yapacağım?! Bütün sesimle ve bütün kemiklerimle aşığım.'' diye yazmıştım 4-5 sene evvel bu sayfalardan birine. İşte o kaldığım yerden satır başı yapıyorum, durum stabil, rüzgar hafifçe.

Şimdi ben ne yapacağım? Sen o koltukta, gözlerini kapamış, yazın serin bir gününü yaşıyorsun keyfince. Dolapta bir sürahi soğuk su var, başka da hiçbir beklentim yok şimdi hayattan. Seni uyandırmak zorundayım: ''Kalk, önemli bir şey var.'' Uyandığında kirpiklerin çok ince bir çizgi halinde oluyor ve yanakların sarkıyor aşağı doğru, bu büyük mucizeye tanıklık etmem gerekiyor acilen, çünkü ben nasıl denir; o anda bütün hayatımı kapsayan bir anlam buldum sanıyorum. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum, başka hiçbir mucizeye tanıklık etmek istemiyorum, sıradan şeyleri çok abarttığımı ve sakin olmamı söylemeni istemiyorum. Bu anlam ile daha küçük olan bu koltukta oturmak ve bir bardak soğuk su içmek istiyorum sakince, mümkünse gözlerimi kırpmadan, teşekkür ederim.

 Bir de, bilgisayarına daha büyük bir tarayıcı almanı istiyorum, eskiz defterim boydan sığmıyor. Kalkman lazım, önemli bir şey var.

20 Haziran 2016 Pazartesi

Guilty Pleasure

Havanın tahammül edilmez, eritici bir hal aldığı şu saatlerde epeydir aklımda olan eğlencelik bir itiraf yazısı yazmaya koyuldum. Nedir bu ''Guilty Pleasure''? Pek övünemeyeceğimiz ama kendimizi de yapmaktan alıkoyamadığımız her türlü keyiftir. Bu ''Ay kimseler duymasın bunu dinlediğimi!'' dediğiniz bir müzik de olabilir, sizde hem suçluluk-hem mutluluk yaratan herhangi bir eylem de olabilir. Bazı günler ise tamamen ''guilty pleasure''larımıza ayrılmalıdır, baştan sona ve kendimize has keyiflerimizle geçmelidir. İşte tam da öyle bir günde başlıyorum listelemeye!

1. Rap, R&B ve oryantal müzikler

Evet, özellikle sonuncu pek alakasız oldu. Ama daha okumayı bilmediğim yaşlarda ''Ben dansöz olacağım!'' diyen biri için pek tuhaf değil, olmamalı. Yakınlarımın pek iyi bildiği üzre, ben oynamayı fena halde severim ve şu kapı gıcırtısında kalkıp göbek atan tiplerdenim, ayıp mı! Mesela şuan arka fonda Shakira çalıyor ve ben hava el verdiğince kalkıp iki kıvırıp oturuyorum, elimde değil. (Ay yazarken bile utandım, ben niye böyle oldum anne?) R&B de başka düşkünlüğüm, ezbere bildiğim ve dans ettiğim epey bir rap ve r&b şarkısı vardır, MTV kuşağıyız, doğal karşılamak lazım.
 

2. Kebap, çöp şiş, lahmacun

Eyvahlar olsun, bu yazıyı yazarken Arap bir alter ego çıkıyor içimden, yüzleşmesi zor olacak. Evet efendim, görenleri şaşırtacak kadar fazla kebap ve lahmacun yeme kapasitem var. Eğer bana bir kebapçı önerirlerse, moralim bozuksa, hatta ortada pek bir sebep de yoksa ben klasik olarak bir urfa kebap, bir lahmacun, yarım çöp şiş (ah canım, çok kibar) götürürüm, kabarık pide içine tulum peynir, çiğ köfte ve acılı ezmeden bahsetmeye gerek bile duymuyorum. Yani bana sevdiğim yemekleri sorsalar ''Hmm İtalyan mutfağına düşkünümdür.'' derim ama ''Kebapçıda mı spagetti yiyorsun, hadi ordan!'' deseler, susarım. Bir demli çay daha alabilir miyim?

3. Simli makyajlar, kokoş giyisiler

Bu sempati de ''Ben dansöz olacağım!'' günlerime kadar dayanıyor. Malesef 20 yaşından sonra hep sade ve dümdüz giyindim, giyiniyorum. Çok içimden gelse de takı takamam, oje süremem, azıcık süslensem bir türlü rahat edemem, yapana da bayılırım ama. Pinterest'im ve bilgisayarım parlak kıyafetlerle, fosforlu göz makyajlarıyla, simli-payetli bluzların fotoğraflarıyla dolu. Evde yalnızken özenip boyanmaktan ve en fazla da metalik gri oje sürmekten öteye gidemedim henüz. Bu sene bu gizli kokoş yönümü alışverişe çıkarıp özgür bırakacağım!
 


4. Hafif, romantik, saçma filmler

Arkadaş çevremde pek ağır, sanatsal, nitelikli filmler konuşulmasa aslında hiç utanmayacağım bu keyfimden. Hatta göğsümü gere gere ''Bilmediğim romantik komedi yok!'' diye haykıracağım ama çok hor görülüyor bu güzelim filmler, ben de hep yalnızken izliyorum. Hani şu Julia Roberts, Meg Ryan, Sandra Bullock gibi tatlı kadınların oynadığı, romantik bocalamaların, güzel dekorasyonların, mutlu sonların vazgeçilmez olduğu filmler. Eğer bir kez ciddi bir film izliyorsam, en az dört tane böyle rahat filmler izliyorum, pek iyi geliyor.
 

5. Çöp çatanlık 

Bunun da sürekli yaptığım ve keyif aldığım bir şey olduğuyla yeni yeni yüzleşiyorum. Çevremdeki insanları kafamda eşleştirmek, bilinçaltlarında olan hisleri bulup çıkarmak, iki insanı bir araya getirmek sürekli yaptığım bir şey, çok iyi etmediğimin de farkındayım ama istemsizce oluyor. Geçen ayki girişimim çok iyi sonuçlandığı ve iki başka ortamdan arkadaşım birlikte ve çok mutlu oldukları için, itiraf etme cesareti buldum sanırım. Kavgalı çiftleri barıştırmak ve insanları bir araya getirmek sevdiğim bir şey, bazen kötü sonuçlar verdiği ya da büyük stres yarattığını da kabul ederek. Bazen yanımda ''Sırası değil, bu iş olmaz, karışma'' diyen birileri de oluyor çok şükür.
 

Oh, içimi döktüm, günah çıkardım ve rahatladım. Şimdi sıra sizinkileri öğrenmeye geldi, Mim başlasın hadi! ''Ben bunu nasıl izliyorum?'' dediğiniz şovlar, filmler, çok acaip müzikler, ''Aman kimse görmesin beni böyle'' dediğiniz aktiviteleriniz ve huylarınız var mıdır? Zor soru oldu ama yazması pek eğlenceli. Ben Meriç'ten Özge'den Zehra'dan ve Merve'den başladım sormaya, hadi şunu elden ele bir gezdirelim.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Bodrum'da bir sanat kampı

Zorla yazıyorum, yazmadan önce kendimi yazmaya ikna etmem 2-3 gün sürüyor hala. Yaşayıp gitmesi daha kolay ve keyifli geliyor, kayıt almak ise manasızlaşmaya başladı (Umarım böyle kalmaz.) Fakat uzun aralıklar vererek de olsa, blog tutuyor olma amacıma sadık kalıp, ileride dönüp okumak üzere kendimi-hayatımı-resim yolculuğumu-beklentilerimi ve böyle bir dolu süreci
kaydetmeye devam.


Epey çekinerek ve zorla gittiğim sanat kampından, Bodrum'dan döndüm. Ben sanatla uğraşmanın sadece sosyal gereklerini sevmiyorum, tek içime sinmeyen gereği bu. Olabildiği kadar (kendi atölyemiz ve galeri de dahil) açılışlarda bulunmamaya çalışırım, görmek istediğim sergilere de en sakin ve boş zamanlarında giderim. İşte sanat kampları bu durumda beni en zorlayan, kara kara düşündüren etkinlikler oluyor. Birkaç ressamın aynı odada konaklaması, en fazla 6 günde büyük bir tabloyu bitirme telaşı, çalışacağın atölyenin şartlarını belirleyememek ve her şeye ayak uydurmak büyük sıkıntılar benim için. Yine de çıkıntılık yapmadım, biraz da kapasitemi zorlama ve disipline girme amacıyla, en yakınlarım olan atölye insanlarımla gittik 20 kişi, 5 günde bir koca resmi bitirdik, döndük. İyi geldi, pek çok yönden. Etkinlik ilginizi çekerse, Art Suites'in Yalıkavak'ta düzenlediği 20. Workshop idi bu, facebook ve instagram sayfalarında katılımcılar ve etkinlik fotoğrafları oluyor.


İlk gün, kabaca konan formlar, düşünmeden attığım fazla parlak bir turuncu astarın 5 gün boyunca vereceği zorluğu kabullenme, bir türlü rahatça çalışacak nemsiz-sineksiz-gölge bir köşe bulamama sıkıntısıyla geçti. Bunaldıkça gidip denize atlayabilmek ise muhteşem bir lüks, ''Keşke atölyemizin önünde deniz olsa da arada yüzsek'' diye hayaller kurdurdu bize. 

Sonra ayrıntılar, dikenler, incirler eklenmeye başladı. En rahat çalışabildiğim vakitler havanın serinlediği, Bodrum'da üşümenin keyfini yaşadığımız gece vakitleriydi. Bütün iş konsantre olabilmekte, bir kez daha anladım. Elbette ki anlamış olmam, dikkatimin sürekli dağılmasını engelleyemedi. 



Dikkat dağınıklığı demişken; karşımızdaki otelin sahibinin köpeği ve 8 adet muhteşem-göbekli-neşeli yavrusundan ve hemen ayağımızın dibindeki güzeller güzeli denizden bahsetmek isterim size. İnsan en sevdiği işi bile yapmak istemiyor bu etkenler yanıbaşında olunca. Tatil ne muhteşem şey, ne büyük ihtiyaç. Bir yandan da büyük motivasyon, ''Bir an evvel resmini bitir ki, köpekleri sevmeye gidelim.''

Son gün sergimizi açtık, 5 günde biten işlerimizi astık ve bunun verdiği büyük rahatlık, hafif güven çok ama çok güzeldi. Biraz daha vaktim olsaydı, kendi resimlerime ayırdığım 1-2 aylık vakit kadar olmasa da, bir haftam daha olsaydı, daha içime sinerek vedalaşırdım resmimle. Olsun bakalım, tecrübe, tecrübedir, vardır bir gerekliliği. Etkinliğin Fotoğraf albümü de burada bulunsun, ressam arkadaşlarımın ve hocalarımın işleri de pek görülesi, sevilesi. 



Ve son sabah, bütün grup içimiz eriyerek, şu harika suya bakarak, ''Uçağı kaçırmak pahasına son bir kez girsek mi?'' diye düşünerek geçti. Yalıkavak genellikle hep çok rüzgarlı, denizi hep çok dalgalı olduğu için, son sabahki bu güzellik biraz burukluk yarattı elbette. Değişmez bir tatil ironisi olarak, son günün denizi hep muhteşemdir ya, arkamızdan su döküp ''Tez vakitte tekrar gelin'' der gibi. Peki madem, biz denizi dinleriz. 

2 Haziran 2016 Perşembe

Sakin doğa, vahşi doğa.

Yazamıyorsam bir durum vardır, bu yıllardır böyle. Ya çok iyi, ya çok üzgün, ya çok heyecanlı, ya çok uykulu, ben hiç uçlardayken yazamadım. Hep ortalarda ve normalken yazdım, yazdıkça sağa sola kaydım, kaydıkça da reel olarak yaşadım (Yazıda ve resimde hayat sürdüğüm çok daha fazla oldu, olsun.)


  Mayıs ayı parklarda, bahçelerde, en olmadı balkonlarda geçti, elimde defterle ve birkaç kalemle. Ağaç çizmenin huzuru başka hiçbir resimde yok, bunu tekrar tekrar keşfediyorum. Bir portre gibi his yumaklarından oluşan bir kaygı, bir natürmort gibi bilgileri kullanma endişesi yok, izlediğin ağaçla ağaç olmak var, ne ironiktir ki elindeki kağıt ve kalem aracılığıyla (ağacın ağaca dönmesi gibi bir şey) Neyse işte, kendi kendime ''Resim kuramazsam dert değil, en olmadı oturur bir ağaç çizerim.'' diyorum. Öyle de yapıyorum çoğu zaman.

 

Defterin sayfalarında ağaçtan sonra en çok kediler vardır sanırım. Özellikle de uyuyan, çünkü sabit hallerini bulmak zor. Arada pek düşünmeden, o an çalan müziğe eşlik eden çizimler var, eskiden çok daha fazla ve rahat yapardım bu şeyleri.



Bu iki ufak iş de yeni sergiden, kağıt üzerine yağlıboya. Bunlar dışında iki de tuval var, onlar da kaktüs (ya diken, ya kaktüs!) Güzel bir natürmort sergisi oldu, sezonun da son sergisi bir yandan, artık ufak ufak atölyece tatile giriyoruz. Yazları atölyeyi bir başka severim, en rahat çalıştığım, en sakin ve huzurlu kaldığım zamanlar geçer, herkes tatildeyken. Cadde ve sokak felaket, yapış yapış bir sıcaklık içinde kavrulurken, atölyenin terası hep çok güzel eser. Bu yaz da en büyük planım yine tatil falan değil, kışın kaybettiğim vakitleri çalışarak telafi etmek, boyayacak çok konu var, şükür.

 Cuma akşamı açtığımız sergiden bir kare, benim için çok özel ve çok değerli. Yaşayan Türk ressamları içinde en sevdiğim resimleri yapan Hüsnü Koldaş'ın son sergi yazısını yazma imkanı buldum geçen ay, bunun için hep minnet duyacağım. Onun resmi ve anlattığı hikayeler çok başkadır, günümüze ait değil, antik dönemdendir, hem de zamansızdır. Nasıl görüyorsam ve nasıl biliyorsam yazdım, O çok sevdi, ben çok sevindim. Sonra da bana en çok beğendiğim desenlerinden birini hediye etti, Yediler Tapınağı'nın bir gece eskizi, arkasında yıldızlarla. Hala asamadım, hala en güzel görüneceği köşeyi bulamadım ufacık evde. ''Resim kazanmak'' diye bir olguyla yeni yeni tanışıyorum, yazı karşılığında resim hediye edildiği olmuştu daha önce, ama bu benim için en önemli yolculuk anlarından biriydi, yazı ve resim yolculuğunda.


Ve haftayı Sapanca'da, göl kıyısında bitirdik. İki yıl önce gidip bir hafta boyunca çalıştığımız Portakalçiçeği Sanat Kolonisi'nin ufak davetinde. Sapanca hep çok güzel ve huzurlu, sazların içinde öylece duran iskeleyi çok özlemişim. Bir de aynı gün genç bir geyiğe ellerimle ot yedirdim, açık yeşil gözlerinin içine bakarken çılgınca bir heyecan ve neşe duydum, ufacık boynuzlarını ellerimle sevdim, okşadım ki, o anları ne kadar uğraşsam tam olarak anlatamam, kendime bile. Hayvanlar kadar büyük şifacı bilmem, tanımam. Hayvanınız, bitkiniz bol olsun. 

13 Mayıs 2016 Cuma

Dikenleri sevin.

Dikenleri sevin. Dikenleri de sevin ama.
Bu tarla kimin böyle, başıboş ve azgın, sessiz ve kuru?
Bir tarla buldum, ekilmemiş ve terk edilmiş.
Tarla buldum benimdir, belki de hep benimdi.
Ne çok şeyi var, önlü arkalı iki kağıt, ne görsem yazdım.(Çizdiğim de oldu, beğenmediğimi görmedim.)
Dikenleri sevmeli evet, kendi kendini dikenleri.
Bu tarla kimin, elimi nereye atsam hep diken.
Elimin altı.
Kafamın içi.
İki adım daha atsam yok olurum.
İki adım geri gitsem kaybolurum.
Bu tarla bu hale nasıl geldi, böyle başıboş ve zengin.
Hiç olmazsa benimdir, sessiz ve kuru.


11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Büyük tepelerin ardı

  Tuhaf ve hafif günlerin özelliği, tuhaf ve hafif günleri yaşarken, onları anlatacak bir şey, ya da anlatmaya bir vakit bulamıyor olmam. Zaman nasıl da akıyor, berrak bir su gibi, güneşin altında. Halbuki ben yalnız başıma kaldığım, uzun uzun düşündüğüm, yaşamaktan çok yazdığım günleri sevdiğimi sanardım.
  Size söylemedim, kendime not etmedim ama ben Nisan ayı boyunca kendimce çok zor bir deneyimi yaşadım (hala da her gün yaşıyorum.) Bir ilacı bırakma deneyimi. Hiç kullanmadım ama sigara bırakmaktan beter olduğunu tahmin ediyorum. Şimdi bu bir ilaç değil aslında, yıllar önce öyleydi, işime geldi ve ben ona sarıldım, o bana sarıldı, sonra onsuz nefes alamaz oldum. Bir an geldi, kendimle yalnız kalmaya katlanamaz oldum, o ilaç cüzdanımda değilse ne  kalabalığa, ne insanlara karışamaz oldum. İnsan evden çıkabilmek için hap içer mi? Ben içmeden günlük işlerimi yapamaz oldum. Vücudum ve zihnim zorla sakinleşmeye nasıl alışmışsa, kimse de anlamadı bunu, kimseye çaktırmadan bağımlı oldum çıktım.(Böyle şeyleri saklanması gereken utanç verici durumlar olarak değil, paylaşılması gereken mühim tecrübeler olarak görürüm hep. Ben kimseyi yadırgamadığım için, bilenlerin de beni yadırgamadığını düşünüyorum, umarım öyledir.) Durumun vehametini şimdi şimdi, arınırken anlıyorum, ileride tamamen kurtulduğum zaman açıkça ve uzunca bir kaynak da hazırlayacağım, internette umutsuzca gezindiğim sayısız gecelerde, benim bir yol göstericiye çok ihtiyacım oldu, bir kişiye bile yardımcı olabilsem ve ''kendini arama sürecinde'' sakinleştiricilerden uzak kalmasını sağlasam, hayatım yeni bir anlam kazanır. Eğer varsa içinizde, yakınızda böyle hassas ve yıpranmış ruhlar, ben bütün 20'li yaşlarımı tek tek harcamadan, nerede durduğumu göremedim, belki sizin daha çabuk uyanmanıza sebep olabilirim, bir işe yararım.
 Kendime görevler yükleyerek, resim yaparak, çiçeklerimi büyüterek ve çok aşık olarak bir kocaman ay geçti, kendim için geçirdiğim en güzel aylardan biriydi. Hele temiz geçen günlerin güzelliği ve hafifliği, nasıl da değerliymiş. Hayatımda çok sevdiğim birinin olması, elimden tutması, beni en iyi versiyonuma ulaştırması da öyle. Yeni kütüphanemle hemen her gün uğraştım, o doldukça sanki ben tekrar yapılandım ve sağlamlaştım. Zihnimde ilk defa yüksek lisans üzerine düşünceler ve ''Belki yapabilirim.'' cümlesi şekillendi, sanat tarihi kitaplarım da hazır önümdeyken, oturdum keyif için ders çalıştım. Arada kedi Şeker'i aldım, ona Barok heykellerini anlattım. ''Artık Roma'ya git, Bernini heykellerini yakından gör, vallahi ben bıktım.'' dedi, gıdısını kaşıdım.

  Sonunda yapacak çok şey olduğuna ikna oldum. Bu ikna oluş 10 yıla yakın sürdü, hem geç, hem de güç oldu. Sonrası ise çok hafif ve parlak, durgun bir suymuş, bütün o yolu yürümeye değermiş. Kendim gibi yorgunlara ''Su çok güzel, gelsenize'' demeden önce, az bir yolum kaldı.